Uluslararası sermayenin kâr hırsı, doymak bilmez bir iştah ile yaşantımızın tüm hücrelerine saldırıyor. Onlar için, ateşler içinde yatan bir bebeğin, doğum sancısıyla çığlıklar atan bir gebenin, vücudunda büyüyen ur ile bir kanser hastasının, nöbet geçiren saralının, grileşmiş yüzüyle diyaliz makinesine bağlı böbrek hastasının, yani bir cümleyle tüm hepimizin bir tek anlamı var: kâr, daha çok kâr. Onlar, insanların en çaresiz anlarının ticaretini yapmak için saldırıyor. Çünkü acının yaktığı, çaresiz bıraktığı evlerde, insanlar umarsızca bu acıları dindirebilmek için ellerinde avuçlarında ne varsa harcamaya hazırdır. Bir ton odun parası, çocuğun paltosu, düşleri kurulan bir oyuncak ertelenebilir, peki ya sağlık?! Ateşler içinde yanan bir bebeğe bekle denebilir mi, ya da gebe bir kadına doğurma! O zaman, insanların en çaresiz anlarını, alınıp satılır ticari bir mala dönüştür ve kârlarına kâr kat!
İşte şimdi Sağlık Bakanı Akdağ, kuzu postuna bürünmüş kurt misali en sinsi avların peşinde. Sağlıkta Dönüşüm Programı hızla ilerliyor. Aile hekimliği pilot uygulaması Düzce’de göstermelik makyajıyla salınıyor. On yeni il uygulama kapsamına alındı. Genel Sağlık Sigortası ve Yaşlılık Sigortası yasa tasarıları meclis komisyonlarında gidip geliyor. Sağlık Ocakları kapatılacağı günü bekliyor. Tüm devlet hastaneleri satılık. Oysa işlemez kıldıkları sağlık sisteminde hâlâ her doğan bebeğin, her ölenin, gebe kadının kaydı var. Hâlâ aşı sırasında çocuklar bekliyor.
“Genç emekliler cenneti Türkiye” dedikten sonra, 3600 prim gün sayısını önce 5000’e çıkarmışlardı, sonra 7000’e. Ve şimdi 9000 prim gün sayısını hedefliyorlar. Emeklilik Sigortasının adından emek kelimesini çıkartıp yaşlılık yapıyorlar: yani Yaşlılık Sigortası. Kadınlarda 58, erkeklerde 60’a çıkarttıkları yaş sınırını kademeli olarak 68’e çıkartmayı planlıyorlar. 68’e kadar yaşarım diyen var mı? Ülkemizde insanlar ortalama kaç yıl yaşıyor? Tüm bunlara ek olarak IMF buyrukları doğrultusunda emekli maaşlarında yüzde 23 ile yüzde 33 arasında kesinti öngörüyorlar.
Şimdi etimizle, kemiğimizle, alnımızdaki ter, damarımızdaki kanımızla hayatta olmamızın onlar için bir tek nedeni var: patronlara daha fazla kâr kazandırmak. Sürüdeki koyundan, tarladaki inekten, arabanın motoru, makinenin mekiğinden hiçbir farkımız kalmıyor. Eskidikçe işsizler pazarından yerine yenisi konulacak mallarız artık.
Ama hesap etmedikleri tek bir şey var: o da insan olduğumuz. Dünyayı ellerimizle, düşlerimizle var ettiğimiz. Onlar kim bilir hangi koyda güneşlenip, kim bilir hangi sofrada tıkınırken bizim bir oya gibi yaşamı ördüğümüz. Ve bir gün o ellerin aynı suyun önüne setler kurup hayatı durdurabileceği. Ve unutuyorlar, onlar bir avuç, biz çoğuz.
Ya da şairin dediği gibi: